24 Haziran 2015 Çarşamba

Belki de sandigim gibi degildir hayat. Bir tanimi var yasamin, umudun, mutlulugun. Pesinde oldugumuz mutluluk yasayabilmek adina bize verilen bir elma sekeri mi? Her zaman cok sevdigimi animsadigim ama her isirikta agzimda kotu tat birakan curuk elma sekeri... Bu inanma arzusu nedir icimdeki. Oysa bilmiyor muydum ben bu hayatta kendine yol arkadasi yok. Insan bencil, insan doyumsuz... Gozlerim dolu dolu gorebildigim tek ask renkler. Nasil da kandirdin yine kendini askin varligina. Icim cok aciyor ama asktan degil, ozlemden degil... Hayatta vazgecemecegim hicbirsey olmayisindan. Ne zaman nasil oldurdum ben yuregimi. Hangi yollarda biraktim ellerimi? Hastalikli olan ruhum mu? yuregim mi? neden onemseyemiyorum kendimi, sevgimi? incinmekten korktugum icin mi birakamiyorum kendimi? cok acitir diye mi acamiyorum kalbimi? tam iste bu nokta evet bu derken neden kacmaya basliyorum hemen? Korkuyorum hayat... cok korkuyorum... bir daha kimseye guvenememekten... hayati, renkleri sevememekten... bir daha yasama dair hicbirsey hissedememekten cok korkuyorum... cok korkuyorum kalamamaktan... cok korkuyorum yine gitmekten. hicbir zaman bilemiyorlar ne kadar zor kaldigimi. kacmamak icin ne cabalar sarfettigimi...

yalansiz bir hayat diliyorum bu sene de kendime... olmaz mi olabilir... bir beyaz kagida hersey yazilabilir. mesela ask...

10 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni evime ufak ufak yerlesiyorum... Kendime dair ne varsa asiyorum duvarlarina. Her gittigim yerde bir parca birakarak hala nasil cogalinilir ki. Icimde bitmek bilmeyen bir korku varken hala nasil gulumsuyor dudaklarim. kendimi kandirmak mi bu yoksa bitmek tukenmek bilmeyen bir guc ve umudu mu besliyorum icimdeki cocukta? Mutluluk? Mutlu muyum dunya? Alisiyor muyum hayata? Alismak bir vazgecis degil de herseferinde yeniden dogabilme kivilcimi mi? Sevdigim ne varsa koyuyorum bu eve. Yeni gune ciplak ayaklarla uyaniyorum. Seviyorum, yasiyorum, agliyorum, uzuluyorum ama umudum var hala. Hayat ben istedigim surece guzellikleri cikariyor karsima. Ben basaramiyor ya da varolamiyorum dort duvarlar arasinda. Aidiyetimi oldururken baska cografyalara koklerimi saliyorum.
Hayallerimden vazgeciyorum... Mesela kivircik sacli kiz cocugum olmayacak artik. yuregimde tasip buyuyen sevgisi varken asla dogmayacak olan cocugum terketti artik beni. Zor be gulum inanmak, yola dusmek. Seni kendi kavgamin icine nasil getirebilirim ki... Nasil katlanabilirim ki senin mutsuzlugunu gormeye. Hem kirk kedili kadin olmak da guzeldir elbet. Bu hayatta hormonlarin direttigi cogalma istegidir belki de sana duydugum bu ozlem. Sana haksizlik etmek istemiyorum. En azindan artik hissedebildigim birseyler var. Anne olamayacagimi hissediyorum... Inanmak, guvenmek oyle zor ki gulum... hergun biraz daha eskimek hergun biraz daha buyumek zorunda olmak...
yalanlardan kacarken, yeni yalanlarin icine dusuyor olmak cok korkutuyor beni. icim aciyor ama kimildayacak halim yok.
08.06.2015...

18 Nisan 2013 Perşembe

Uzun bir uykuya yatmak istiyorum... Hicbirsey hissetmemek. 30 yas hic guzel gelmedin bana. Hic sevmedim seni... Ne kadar gucsuz oldugumu mu gostermek istedin bana. Gecer ki hersey. Sadece ben birakmak istedim bu sefer kendimi, ondandir butun bu yalpalamam...

Icim cok aciyor... ve yine gidiyorum... Oysa ben hep kalabilmek istedim!

12 Nisan 2013 Cuma

Bu gece bir dilegim var evren senden...

Huzur diliyorum senden... Yeni yeni baslangiclara adim atarken gor artik lutfen... Istemiyorum senden fazlasini! Huzur diliyorum, alayim atayim korkularimi, gulmeyi seviyorum ki ben hem. Yetmez mi ha? Beni bana birak bi, ben onun enerjisini dondurecegim ki zaten sana. Yorgunum... Bildigin gibi degil... cok yorgunum... Ben artik istiyorum ki huzur bulayim. Seveyim... Korkmayayim... Ben olayim ha? Gecmis, bugun derken yokoluyorum... Birak bu sefer yasayayim! Birak yarina gidebileyim. Hem biliyor musun yillardir pesinde oldugum seylere basladim. Kendim icin bu sefer, cok degil ki. Motorumu alayim, alayim ki fiti fiti gidebileyim bi yandan... Ciceklerim olsun, solmasin. Sevdigim olsun yuzunu guldurdugum... Annem huzur bulsun, beni gorsun yuzumde!!! Yigenim olacak sonra, herseyimi verebileyim ona. Benden biraz birak ki ona biseyler verebileyim. Eritme yeter artik beni. Cok bisey kalmadi gormuyor musun artik! Sesim solugum cikmiyor, cikamiyor...
Duy beni! Yuzyillardir fisildadiklarimi duy!

Yeni yeni guzellikler olsun herkeslere... Hayat guzelse mutlulugumdan ver butun sevdiklerime... Bana da bir tutam huzur ver, ben buyuturum onu...

E haydi hoscakal...

11 Nisan 2013 Perşembe





Hic bir zaman olmasi gerektigi gibi degil;
dedi insanlar.
Muzigin sesi, sozcuklerin yazilisi.
Hic bir zaman olmasi gerektigi gibi degil, dedi.
Butun bize ogretilenler,
Pesinden kostugumuz asklar,
Oldugumuz butun olumler,
Yasadigimiz butun hayatlar...

Bukowski

6 Nisan 2013 Cumartesi

Yirmili yaşlarıma veda...

Nasıl geçti pek de anlamadım açıkçası. Hazırlanmak gerekir miydi ki sana? Düşününce beni korkutmuyor değil esasen. Daha yapılacak çok şey vardı oysa ki... Geç kalınmış çok mu şey bıraktım geride? Kapanan sayfalar var gibi, hissedebiliyorum. Bir daha hiç açamayacağım kapanan sayfalar... Bilmediğim bir hayatın içine istemsiz düşecekmişim hissi... Korkutmuyor değilsin beni yeni yaş. Bugünde çakılı kalsak ve senin gelişine biraz daha hazırlık yapsak... Bugüne kadar yaşananların hepsine bir giysi giydirebiliyordu  şimdi elimden alacak mısın tüm özgürlüklerimi? Çizgilerim artacak mı hayata dair? Benimle hiç konuşmadan çat kapı geldin ama... Senin üzerine çok da düşünemedim henüz. Düşünmekten ziyade hazırlıklarımı tamamlayamadım, duy beni! Ses et, gelişinle neleri alıp götüreceksin benden? Verecek çok da bir şeyim kalmadı haberin olsun. Çok da heveslenme! Gelişine dair, bugüne kadar tek hazırlığım nasırlaşmış birkaç şey...
Bana kalma gücü var. Kaçıp gitmeler son bulsun artık.Yoruldum, yorgunum. Durup dinlenmek istiyorum... Korkularımın hepsini alıp atalım denize. Hı olmaz mı?

Umarım hoş gelirsin, beraberce yürüyeceğimiz yıllarımıza...

4 Nisan 2013 Perşembe

Dilimde bir çok kelime var ama söyleyemiyorum. Bulamıyorum çıkaracağı cümleleri. Bu telaş, içimdeki bu karmaşa neden söyle bana bedenim. Bilmediğin, bilmediğim bir denizin içine mi düştün ki... İçgüdüsel olarak yapmaya yeltendiğim tek şey kaçmak. Kalmak bu kadar mı zor ki... Yüzyıllardır yapamadığım tek eylem kalıp beklemek. Orda ne kadar acı ve yalnızlık gizli? Bu mu beni korkutan? Yoksa üzeceğini bilmek mi? Sakin kal! Sakin kal! Sakin kal! Sakinlik iyidir evet iyidir...

30 Mart 2013 Cumartesi

“Sevgili Karen;
Eğer bunları okuyorsan, bir şekilde postalama cesareti buldum demektir. Aferin bana.
Beni pek tanımıyorsun ama anlamaya başladın. Yazı yazmanın, benim için ne kadar zor olduğuna dair konuşup durmaya meyilliyimdir. 

Ama bu… Bu, bugüne dek yazdığım en zor şey. Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Öylece söylüyorum o yüzden: Biriyle tanıştım. Kazara oldu. Arandığımı söyleyemem. Hazırlıksızdım. Kusursuz bir fırtınaya kapılmış gibiydim. O bir şey söyledi, sonra ben başka bir şey. Ardından, bildiğim tek şey; hayatımın kalanını bu konuşmanın tam ortasında geçirmek istediğimdi. Geriye içimi yakan o his kaldı. Beklediğim kişi o olabilir. Kaçığın teki olduğunu söyleyebilirim. Bir şekilde gülümsetiyor beni. Fena halde nevrotik. Dikkat isteyen harika bir uğraş gibi. O, sensin Karen. Bu iyi haber.

Kötü haber ise; seninle ve korkudan altıma ettiren tüm bu meselelerle, tam şu anda nasıl bir arada olabilirim, bilmiyor oluşum. Çünkü, hemen şimdi seninle olmazsam hayatın içinde bir yerlerde kaybolup gideceğimizi hissediyorum. Dönüşlerle, kıvrımlarla dolu kocaman kötü bir dünya bu. Ve insanlar, bazı anları yok sayarak, ıskalayarak geçiştirmenin yolunu bulmuşlar. Ama bazı anlar her şeyi değiştirebilir. Aramızda neler oluyor, bilmiyorum. Üstelik sana, benim gibilere neden yok yere bel bağlaman gerektiğine dair söyleyecek bir şeyim de yok. Ama kahretsin, öyle güzel kokuyorsun ki… Yuva gibi.
Ve harika kahve yapıyorsun. Bunlar ele avuca gelir nedenler, değil mi?
Ara beni.

Belbağlanmaz Hank Moody‘n.”

3 Ekim 2012 Çarşamba

Isyanim, ofkem sana degil hayata... Yarim kalan her yanima... Can sikintima... Hicbirsey yapmadan oturdugum saatlerime, gunlerime... Aslinda algimizin disinda yalnizca gecip giden ve sonunda olecek olan zamana... Sahip oldugum tek gercekligim, zamanima...

31 Mayıs 2012 Perşembe

Ben de nihayetinde hormonlari olan ve her an beni zorlayan siradan bir kadinim iste. Beklentilerim var... Mesela ben de sinirlenebilme ve cikislar yapabilme hakki istiyorum. Hayata karsi hep yumusak ve anlayisli olmakta zorluk cektigim zamanlar yasayabiliyorum. Cikislarim oldugunda karsidaki insanin anlayisinin ve hosgorusunun olmasini isteyebiliyorum. Herseye gulumseyerek bakmaktan yorulabiliyorum. Surekli sikintilari dinlemekten ve insanlarin pervasizca hareketlerinin ozurlerini dinlemekten yorulabiliyorum. Evet, bugun, suanda kendimi cok sinirli hissediyorum ve yine kendi kendimi sakinlestirmek istemiyorum... Hayat basit, duz bir mantikla isliyor. Bunu anlamak neden bu kadar zor olsun ki?

Bu gecelik kendime sinirli olabilme hakki ya da herhangi bir huzur diliyorum...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Daha bugun, o sokakta yururken farketmisti lanetlendigini... Telefonu calmadan iki dakika once. Hayatin aslinda ona mucizeler degil karanliklar sundugunu... Hergecen gun bir oncesini unuttugu icin bunca yil farkedememisti hep "ayniyi" yasadigini.
Hergun uyaniyor, bir bardak sutle bir kurabiyeyi yiyip, giyiniyor ve evden cikiyordu. Daha ilk gorusmesine giderkenki sectigi yollarin aynini izleyerek ise gidiyordu. Kapidaki guvenlige ayni ses tonuyla "gunaydin" diyor, asansore binip 6. kata cikiyor ve ofisteki masasina yerlesiyordu. Masasinin uzerindeki hicbirseyin yeri degismiyordu. Onceki yillardan farkli olan tek sey yan masasinda calisan, sirkete yeni gelmis kadinin, o yokken masasinin kosesine koydugu minik cicekti. Onu da farkettmemisti zaten.
Yine dunden farksiz olarak masasina oturdu. Kalemliginin icindeki ayni renkte olan 10 kalemden birini eline aldi. Yanindaki panoya astigi kucuk takvimde dunu karaladi. Sonra bilgisayarini acti sayilara gomuldu. Calismaya baslamasinin uzerinden saatler gecmisti ki masasindaki faks'a bir kagit geldi. Uzerinde -yandaki kadina- yaziyordu. Gunlerdir belki de yillardir, bilemiyordu, yan masasinda kimin oturdugunu farketmemisti bile. Donup etrafina bakti. Sonra yandaki kadina kagidi uzatti...

Coming pek Soon...


Istanbul icinde uzun uzun yolculuklar... Sicak, sevimsiz, yapisik, suratsiz bir suru bisiler iste. Ama aklimda yuregimde beni gulumsetecek yuzler, anilar... Insan beyni ne kadar tuhaf isliyor. Korku halindeysek ona odaklaniyor, kendimizi kapatiyor ve titremekten, saldirmaktan baska hicbir sey yapamiyoruz. Mutsuzsak havayi etrafimiza fanus yapip kendimizi boguyoruz. Cogu zaman yapamadigimiz ise mutlulugumuzu deniz yapip yuzemeyisimiz. Cunku bize hep mutlulugumuzu saklamamiz ekildi. "Aman herkese anlatma nazar deger", "Aman cok dillendirme buyusu kacar" vs... Hep mutluluk denilen seyi bir ates olarak goduk heran sonecek ya da cok uzanma elin yanacak... Iste bagiriyorum buradan, mutluluk acitmiyor. Sevdikce buyuyor. Bulundugumuz alanlarin butun yanlarini gosteriyor.
Hadi seslenin siz de...

Mutlu kal'in!

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Gec kalmis, gec kalinmis huzur...

Uzun bir aradan sonra tekrar buradayim. Mutluyum. Yillarin benim icin sakladigi tum hediyeleri, uzun bir yolculuk sonunda benimle bulustu. Ask olunca hersey bambaska belki de oldugundan cok cok daha guzel. Anlayabildigin bir dili duymak ve seni anladigini bilmek paha bicilmezmis.
Koprunun o anlamsiz pavyonumsu isiklari bile buyulu gorunuyor artik. Sacmaliyor olmaliyim :)) Ama ask sacmalatmaz mi ki zaten. Suursuzca dolanirsin etrafta. Yuzunde asili kalmis bir gulumseme, melodinin icinde yuzup durursun. Bu duygu bana nedense en cok mutfakta olma eylemini yaptiriyor. Ataerkil toplum ogretilerinden kalma bir hizmet arayisinin sonucu mu acaba :/ bilemedim. Biraz tehlikeli bir durum arz ediyor esasen cunku kilo alabilir ve aldirabilirim...
Gelen bu baharin en guzel yanlarindan biri de hic bitmeyecekmis gibi hissettirmesi ve hayal kurma yetini percinlemesi. Keza daha bu sabah Cin Seddine gidip geldim bile...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ayna

Unutmuştu hangi yollardan geldiğini... Unutmuştu anlamsızlıklarını. Bir kalp atışında bırakmıştı korkularını. Kaç yüzyıl öncesinde unutmuştu ki hayatı? Susuyordu yalnızca. Bilemedim içindeki öfkesini. Göremedim taşıdıklarını...
Onu ilk gördüğümde önüne kocaman bir pasta almış, çılgınlar gibi yiyordu. Baktım, gülümsedim. Sandım ki hayattan tat alıyor. Sandım ki pastayı seviyor. Nerden bilebilirdim ki hissedebilmek için savaştığını... Sonra oyunlar başladı. Gülmsemesine aldandım. Belki de gamzelerine... Hep ellerinin ne kadar sıcak olduğundan dert yanıyordu. Oysa onlar değil miydi ruhunu ısıtan? Nerden bilebilirdim ki, taşıdığı, unutmak istediği ruhu... Güneşli günlerde yerinde duramazdı. En çok da deniz kıyısında olmak isterdi. Umudu var sanırdım. Yaşama olan bu heyecanı beni alıp götürürdü, kandırıdı yerinde duramaz halleri. Oysa gözlerini kör edecek Güneşi bekliyormuş, bilemedim. Onu her bulduğumda elinde bir kitap, heyecanla bana anlatırdı, kahramanlarının yaşadıklarını. Göremedim kendini unutmak için başka hayatlara dalmaya çalıştığını... Gökkuşağına olan tutkusu, değiştiriyordu yaşamı. Gördüğü, duyumsadığı herşeyi renklre giydiriyordu. Boyuyordu durmadan üstünü başını. Sandım ki hayatı renkli.
Bilemezdim yokolmak için onları kullandığını... Ta ki ogün aynaya bakana kadar. İnanmak istiyormuş yalnızca, tutunabilmek hayata... Bilemedim kendime oynadığım oyunu. Gözlerime dokundum, hala ellerim sıcak... Hala hissedemiyorum. Nerden bilebilirdim ki bu kadar silindiğimi... Nasıl farkedebilirdim ki duyularımı kaybettiğimi... Güneş'i göremiyorum artık. Yediğim pastanın tadını, hasta olduğumda bana yedirdiğin zamanlarda bıraktığımı, nasıl anımsayabilirdim ki... Oysa ben inanmak itiyordum yalnızca, tutunabilmek hayata!

2 Kasım 2010 Salı

Yine mi güzeliz? Yine mi çiçek?

 Söylenecek sözlerim başka birgünde takılı kalmış!

20 Ekim 2010 Çarşamba

Büyümek bu kadar mı zordu? Ey Hayat! Nerede bana sunacağın masallar?

Bugün cenneti diledim... Bugün isyan ettim... Bugün sonsuzluğumu aldılar benden...
Bugün doğan güneş aydınlatamadı bak dünyayı! Düşen hiçbir yağmur damlası söndüremedi ateşi. Rüzgar alıp götüremedi çektiğim nefesleri... Bugün hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi...
İçimde birşeyler kopup gitti... İçimden birşeyler kopup gitti...
... 

Hoscakal Amca...

16 Ekim 2010 Cumartesi

bütün nefeslerim üzerime siniyor...

kaç gün geçti? kaç çığlık daha kayboldu? ben gideli kaç zaman oldu, kaç yıl daha eskidi? hesap yapmayı bıraktım artık. korkularımı düşünmekten geçtim. korkacak birşeyim kalmadı. ne gece, ne sessizlik, hiçbirşey... içimde anlamsızlaşan bir çok duygu, hissizliklerim... bahsettiğin güç bu muydu? yine mi yanlış algının kurbanları olduk?
saat altı gibi uyandım. giyindim, yeşil ayakkabılarımı giydim ve çocukluğumu öldürdüğüm yollara düştüm. papuçlarım, sesi ve ben... özlemeyi unuttuğum birkaç yüzyıl daha. sonra kayboldum, bilmediğim bir sokak var karşımda. değişmiş miydi yoksa daha önceden tanışmadığım bir yer miydi? uzunca baktım, çokça anlattım... sonra bir sigara yaktım. hava soğuk, bütün nefeslerim üzerime siniyor, sevmedim. ama birçok nefes işte, vazgeçemedim... yağmur yağdı. şemsiyem, baktım elimde güzel bir aksesuar... yetmezdi yağmurlarımı durdurmaya. ellerimde kalsın istedim. hayallerimi bıraktığım yerde benimle olsun istedim, benimle ol istedim mi? bilemedim. üşüdüm, ıslandım, yoruldum, nefes alamadım... bir çok şey ama bugün de hissedemedim. bugün de bir seni özleyemedim. bir elini isteyemedim. bugün de yine dirilemedim...

15 Ekim 2010 Cuma

Son Yüzleşme

tanrı seslendi...
ey kulum inat ettin! cezanda indirimim yok artık. ben sana söylemedim, gösterdim en başından çekeceğin acını... inatla inandın sevgiye, sevgine... hal buyken gör ve çek şimdi... inanamazsın güvenemezsin insanlara.. hele de yıkımla başlayan bir gerçekliğiniz varsa nasıl inanacaksın birkez daha? söyledim tüm bunları, dinlemedin beni. sana öğrettiğim, insanın yalanı üzerine kurulu bir dünya... ve sen seçtin bununla yaşamayı.


dedi ki insan;
pişman değilim. sonunda kapanmayacak yaralar bıraksa da... alıyorum tüm sorumluluğunu. başarısızlıksa, benimdir. her kayıp bir kazanımsa, çok şey öğrenmişimdir. sevgi gerçek değilmiş. bunu gördüm bir kere. insan çıkamadığı her girdabında bir diğerini suçlar, saatini sürekli kurar. unutmamak için acısını ve daha fazla nefret etmek için canını yakandan. çaresi yoksa artık, susar ve saklar en değerlisini en derinlerde...

Bugün

bugün "küçük ev aletleri" satan bir mağazaya gidip alışveriş yaptım. sonra bir perdeciye girdim, sora yatak baktım, sonra o, sonra bu... bugün yavaş yavaş yerleştim buraya... ellerimde yükler yürüdüm. yağmur yağıyordu... çok ağırdı ellerim. şemsiyemi açmadım.... kollarım yoruldu. şemsiyemi açamadım... çok acıktım. izbe bir dönerciye girdim. yorulmuştum... içerideki adam "sizi şöyle dışarı alalım" dedi. arkada bir bahçe yapmışlar. gizli bir güzellik ekmişler oraya. benden başka kimse yoktu. sahilde biryer. denizi görebiliyordum. bir sürü boş sandalye... en büyük masaya oturdum. yanımdaki sandalye boştu. karşımdaki de.... onun yanındaki de... kulağımda bir ezgi sessizce beni takip eden... yalnızdım. denize baktım, sahile baktım, ufku gördüm. ezginin büyüsüne bırakıp düşlerimi, görmeye çalıştım resmimi. yağmur yağıyordu... karşımdaki adamı düşündüm. susan o adamın gözlerine baktım. boş sandalyeyi seyrettim dakikalarca. gözlerinde sadece anlam arzuladım. sahile indik, elimi tutsun istedim. avcumda bir sıcaklık, üşüdüm... karşımdaki adama baktım, sadece döner yiyen adama... karşımdaki adama baktım, göremedim. karşımdaki adama baktım, ellerim yok oldu...
yoktu benden geriye kalan bir resim. yoktu senden geriye kalan bir anlam. yoktu dileyebileceğim bir el. yoktu bir hayal... orada hiçbirşey yoktu aşka dair... içimde aşka inanan yanım gittiğim yollardaki yağmur damlalarına karışıp toprağın altına inmiş bile. sessizce cenazesini yapmışım, bilmeden... kulağımda bir ezgi vardı bugün, cenaze töreninden kalan... bugün içimde hissedemediğim bir özlem vardı... bugün kollarım çok yoruldu, bugün çok acıktım, bugün hiç hissedemedim...

23 Eylül 2010 Perşembe

Je vais bien ne t'en fais pas ...

şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha...

ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını...

göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma...

pek çoğu var öğreneceğin dahası...



ileriye atacağın her adımda...

karşına çıkacak her sorunda...

ben olacağım senin yanında

ortasından geçeceğin her sokakta...

evvelinde bulunmadığın mekânlarda...

ben olacağım senin yanında...



biliyorsun bizim gibiler için bir yer var hâlâ...

her damarda dolanır aynı kandan...

seni melek yapanın kanatlar olmadığını anlarsın...

tek yapacağın çıkarmak kötülükleri aklından...


lili...


bir busedeki göz açıp kapanmada bulacağız cevabı...

it tüm korkularını gölgelerin derinlerine...

benzeme sakın renksiz bir hayalete...

çünkü hayatın en güzel resmi senin içinde..


sözcüklerim bir martının kanadına takılsa ve sen uyurken kulağına dökülse yağmur damlalarım. ne kadar kolay olabilirdi ruhumu bırakmak. bana dair kalanlarla idare edebilmek... herşeyi aldın gittin, "bir beni bana bırak" demiştik son kadehimizi çınlatırken. beni de gittiğin yerlere götürdün. hem bu kadar uzak hem de nasıl hemen yanı başımda kalabiliyorsun? nefes alışını duyabiliyorum hala, kalp atışın avuçlarımın içinde. hadi kalk ayağa! hadi uyandır beni artık! hadi çık git dünyamdan! yeni bir dünya yaratıyorum kendime. hergün yeni bir maskem var. hep düşlerdim ya maskeli bir baloda olmayı... birbirimizi görmeden bulacaktık orada. seni kokundan tanıyacaktım ben. şimdi hergün yeni bir maskem var! beni görsen tanıyabilir misin artık?
kokun hala burnumda. hemen arkamda duruyorsun. tezgahın başındayım bak. en sevdiğin yemeği pişiriyorum. ellerin... ne kadar da güzel, ne kadar da yumuşak... başın hemen omzumun üzerinde. meraklanma çok fazla tuz koymuyorum. hatta artık yemeklerime tuz bile atmıyorum. ne o masayı mı hazırlıyorsun? kadehlerimiz bak o rafta. aman dikkat et! kırma! onları almak için ne kadar çok ıslandığımızı anımsıyor musun? dakikalarca yürümüştük... başarımızı ilk yağmur suyuyla kutlamıştık. nerdesin şimdi? gökyüzünden beni izliyor musun? gerçekten mavi mi orası?  çok özlüyorum seni meleğim...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

eşyalarımı topladım. hazırdım gitmeye... nasıl oldu? ne zaman duydum sesi de sabitlendim olduğum yerde... korkularım mı aldı yüreğimi, aklımı... yoksa gerçekliği olmayan bir düşe mi yazdı ruhum. sen yıllardır beklediğim hayallerimin ortağı, yol arkadaşım... çok mu geciktik birbirimize? ben bu kadar güçsüz ve korkak... sen bir o kadar suskun. anlatacak o kadar çok şey var ki oysa.

29 Mart 2010 Pazartesi

anlaşılmayı beklemek neden?
neden korkmak yokolmaktan?
bir gün gittiğimizde görecekler gözyaşlarımızın resmini. nasıl bilemedin ki?  bunca yaşanmışlığının öğretilerini ne yaptın da ısrarla bekledin görmelerini? bilemez kimse yüreğini... "iyilikten kurulu bir zeminde kötülükler farkedilir"miş bundan mıdır içimdeki acı? geçecek birgün hepsi... sadece ben beklemeyi bilemedim daha. bir dalgadan biletim var, nereye bu yolculuk?

26 Mart 2010 Cuma

acın derinse dalmaktan korkarsın, yüzeysel yaşarsın kendini. kimseyi görmek istemezsin. yorganına, yastığına sarılıp ağlarsın durmaksızın. melodilerden, ışıktan, karanlıktan, filmlerden, sokaklardan, kısacası onu hatırlatacak herşeyden kaçarsın... herşeyden... çünkü o senin herşeyin olmuştur artık. en büyük hatanı yapmışsındır bir kere. sevmekten geçip bağlanmışsındır.
sığamazsın kendi bedenine. donar kalırsın olduğun zaman diliminde. korkarsın iyileşememekten, gülümseyememekten...  zaman geçer...


sonra...

insanlara karışırsın... sokaklarda yürürsün, anılarının tekrar tekrar canlanmasına alışırsın. aynı, repiklerini ezberlediğin bir filmi izliyormuşcasına gülümsersin. belki bir damla göz yaşı o kadar...

artık iyileşmeye başlamışsındır. ondan önceki hayatına dönmüşsündür. izleri mi? kalır elbette. yaşanmıştır bir kere... bir kere varolmuştur sende. yok edemezsin sonuna dek. ama iyileşmişsindir... kimse görmez onun için döktüğün gözyaşlarını...

başarmışsındır içine gömmeyi. bir gün karşına çıktığında dahi, bulamazsın sakladığın yeri...

17 Şubat 2010 Çarşamba

bir uçurumun kenarında herşeye inat ayakta kaldığını sanan insanlar vardır. umutları, hayalleri tükenmiş, başkalarının hayatlarını yaşayan insanlar... gün gelecek bütün kayıplarına, kendi kayboluşlarına ağlayacak olanlar. hep sizlerden kaçtım. hep nefret ettim... biliyordum ki yaklaştığımda inanacağım anlattıklarınıza ve gün gelecek açtığınız yaraları iyileştiremeyeceğim. bilemediğim bir şey varmış;
günü geldi ve ben de sizlere benzedim...

artık ben de sizlerden biriyim. kaçacak hiçbir yer kalmadı...

29 Aralık 2009 Salı

ne kadar da zormuş gitmek... bir yanım hep seninle kalmaya mecburmuş meğer...

20 Kasım 2009 Cuma

zaman nasıl da fütursuzca geçiyor. sanki alıp gittikleri benim değilmiş gibi harcıyor yaşamımı. birgün sinema çıkışında elmalı şekerle çıkıyor karşıma... diyor ki insanın ruhu hep karanlık, çırpınışın boşuna. kendinle kalmaya mahkumsun. aynı geride kalan diğerleri gibi. elmalı şekeri alıp ısırıyorum, görünüşünün güzelliğinin altında kalan acı tat. içindeki çürüğü saklıyor. bir ısırık daha alıyorum... sonra bir daha... her ısırıkta o tat biraz daha yayılıyor bedenime. aynı geride kalan diğerleri gibi. her seferinde biraz daha katılıyorum karanlığa. gecenin sonu hep aydınlık. uyanacağız birgün diyorum kedi kendime... sonra yine o ses. arkamı dönüyorum sokak boş. sadece ayak sesleri. köşeyi dönerken görüyorum onu. arkasından koşuyorum. beni böyle burada yapayalnız bırakamaz. tekrar kalamam... her adım atışımda biraz daha uzaklaşıyor. hayır, doğru değildi duydukların. ben uyanmak istemiyorum ve kimseye söylemedim bunu. lütfen gitme. tekrar olmaz... diyorum. duruyor., arkasına bakıyor. hatırladığım son şey dudaklarında yabancısı olduğum o gülümseme. sonra gözleri kör edecek kadar parlak olan o ışık yayılıyor vücudundan. bayılmışım... elimde elmalı şeker ve onu tadan yavru kedi. geçmiş miydi hepsi...
aydınlık mı artık. tuhaf sesler duyuyorum. bunlar da ne... gökyüzünde uçuşan birşeyler var. hayır dans ediyorlar. kedi... elmalı şekerimi almış gidiyor. dur, nereye gidiyorsun o benim... dans edenlerden biri yanıma iniyor. kulağıma fısıldıyor. kalk artık ayağa, oyun bitti!

16 Kasım 2009 Pazartesi

ne sözler söylendi aşka dair




hepsi de birer yanılsamaydılar




oysa ben bunu yüreğimin derinliklerinde hissettim çok kere...

15 Ekim 2009 Perşembe

iki insan bir noktaya bakar dururlar, herkes kendi gördüğüne doğrudur der ya, benim için benim hayalim doğru be insan, senin için senin hayalin doğrudur ey can... insana yön göstermek çok zor be ey can, ruhun alabildiğini aklın anlamaz. senin yüreğinde yatan en doğrusu can. bu bir masal bir hikaye değil be ey can, doğada var bu gerçekler anla. doğa sana tüm gerçeği söylüyor ey can, doğayı anlamazsan çok zor be ey can... senin doğan senin ruhun, saygı göstersen, sevgini hiçbir zaman eksik etmesen, aklın gücü ruhuna yetmez be ey can...         aklın gücü doğana yetmez be insan...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

mutluluk

mutluluk, adlandırılması yalan, yaşanması farkedilmez, kaybedilmesi kolay kavram... hep bir adım arkamızda bıraktığımız gülümseyiş... bütün renklerin karıştığı ama siyaha ulaşamadığı bir nokta...
gökkuşağını görüp usanmadan peşinden koşmak gibi belki de...

verilmiş sözler vardı; geçmişten beri peşimize takılan. ne sen ne de ben hiç düşünmeden ilerlediğimiz geleceğimizde vardığımız noktadan mutlu olamadık. bunun aksini söylemek sadece aldatmacalarımızın daha da çocuksusuydu. kaçışlarımız, dönüşlerimiz... hepsi bu oyunun bir parçasıydı. dışarıda her savruluşumuzda birbirimize koştuk. her yanılgımızı birlikteliğin zaferi sandık. gün be gün biraz daha bıraktık kendimizi, biraz daha öldürdük aslımızı... tam o noktada ikimiz de farketmiştik yıkımı. ama inatla gözardı ettik. bir filme, dinlediğimiz bir müziğe giydirdik yaşadıklarımızı. adına büyü dedik, emek dedik, sevgi dedik... şuursuzca adım atmaya çalıştık. her adımda aslında biraz daha uzaklaştık bize dair ne varsa... tam nokta dedik ama hiçbir zaman bilemedik o noktanın nerede olduğunu. bilmeden bekledik birşeyleri. ayağımız her çamura bulandığında birbirimizi suçladık. görünenin ardını merak etmedik. belki de görmek istemedik. orada bizi bekleyen gerçekten korktuk. şimdi düşünüyorum da yanlış dediğimiz gerçekliğimizin altında ne de çok ezmişiz birbirimizi. ardımızda bıraktığımız hayallerimize dönüp ağlamaktan başka da birşey kalmamış avuçlarımızda. gün gelecek unutacağız herşeyi derken sevgimizi unuttuk. bize kalansa unutmayı beklediğimiz ama hep bir adım önümüzde duran yaşanmışlıklarımız. geçmiş, bugün, yarın derken hep savuşturduğumuz "an"ımız. an bu an olsa ve başlasak koşmaya... varacağımız nokta bir deniz kıyısı olabilir mi? geçmiş, geçmiş, geçmiş... hep bahsederken yitirdiğimiz yaşamımız... aslında orada bıraktığımız tek şey "biz"di...

16 Temmuz 2009 Perşembe

ne çok ne az... artık hiçbir ölçü istemiyorum.

26 Haziran 2009 Cuma

imagine...

Imagine there’s no heaven’ Cennetin olmadığını hayal et
It’s easy if you try’ Eğer denersen bu kolay
No hell below us’ Altımızda cehennem yok
Above us only sky’ Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var
Imagine all the people Hayal et bütün insanların
living for today... bu gün için yaşadığını...
Imagine there’s no countries’ Hiç ülke olmadığını hayal et
It isnt hard to do’ Bunu yapmak zor değil
Nothing to kill or die for’ Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok
No religion too’ Ve din de yok
Imagine all the people Hayal et bütün insanların
living life in peace... hayatı barış içinde yaşadığını
Imagine no possesions’ Mülkiyetin olmadığını hayal et
I wonder if you can’ Yapabilir misin merak ediyorum
No need for greed or hunger’ Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok
A brotherhood of man’ İnsanların kardeşliği
Imagine all the people Hayat et bütün insanların
Sharing all the world... Tüm dünyayı paylaştığını
You may say Im a dreamer’ Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin
but Im not the only one’ ama tek ben değilim
I hope some day you’ll join us’ Umarım bir gün sen de bize katılırsın
And the world will live as one Ve dünya tek vücut olarak yaşar...

11 Haziran 2009 Perşembe

git...

Gölgeni, ismini sil yavaş yavaş... Giderken bu kentten tükür yüzüne, Yalnızlığının... Kalbini, kendini sök yavaş yavaş. Giderken bu kentten sakın ağlama, Sus... Umut ne yaptı sana? Bulut ne söyledi? Unut ne varsa vazgeçtiğin..! Yüzümde Korkularla, İçimde çığlıklarla, Kalbimde simsiyahlar... Nereye gidiyorsun? Yolları, duvarları geç yavaş yavaş. Giderken bu kentten bir piç gibi bırak yalnızlığını. Ve o siyah saçlarını kes yavaş yavaş. Giderken, terk ederken savur yüzüne yalnızlığının... Ve unut ne yaptı sana! Unut neler anlattı... Unut ne varsa vazgeçtiğin!!! Yüzünde korkularla, İçinde çığlıklarla, Kalbinde simsiyahlar... Nereye gidiyorsun? Hep bu şarkılarla, Kıymetsiz dualarla, Utanmaz bir yağmurla; Nereye gidiyorsun? Bu sahte baharlarla, Kıymetsiz dualarla, Utanmaz bir yağmurla... Yine mi gidiyorsun? Çocuk, Her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği... Ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı... Çevir gökyüzüne başını... Bakma arkana! Daha sert basa basa, daha güçlü! Anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla! Gitmek yenilmek değil kazanmak da! GİTMEK GİTMEKTİR İŞTE!!!Hepsi bu.

Çocuk, Sil yüzünden tüm yalanlarını bu şehrin, Topla kalbini cadde cadde, sokak sokak. Kazı ayak izlerini birer birer kıyı kaldırımlarından... Bakma yüzlerine hiç, görme onları. Çocuk, Bu kez ağlama... Bu kez Git.

24 Mayıs 2009 Pazar


üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "peki o ne yaptı" deme. herkes kendinden sorumludur aşkta... her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.yine içeceksin rakını balığın yanında. üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası.... sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. elbet bitecek güneşe hasret günler. ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

nazım

18 Mayıs 2009 Pazartesi

insan kendi kendine neden takar zincirlerini... anlamak... anlatmaya çalışmak boşuna. hayal gerçeğin bir adım öncesi değil mi ki... yaklaştım o zaman renklerime. gökkuşağının altından geçince değil, renklere bulanınca gerçek oluyor dilekler. içimde birşeyler acıyor... sesim soluğum kesiliyor... ama kanatlarım vazgeçmiyor çırpınmaktan. bilmediğim biryerlere bir tutam güç ekmişim, ben vazgeçtikçe ayağa kaldırıyor ruhumu. yapraklarım solarken an ve an bir tebessüm çiziyor yüzüme.
mutluluk etkisiz kalmaksa eğer, siliniyorum... varediyorum artık beyazdan kalelerimi.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

15.09.2006

gün gelicek unutacağız herşeyi. yaşananlar sadece bir anı olarak can bulacak dillerde. sen ve ben çoğalacağız geleceğimizde. gençliğimizi çocuklarımıza emanet edip yol alacağız okyanuslarda. hergünbiraz daha susayarak, hergün biraz daha kavrularak... denizimize, gökyüzümüze bakarak ... karanlıklar ülkesinden sıyrılıp çoğalacağız.. sen ve ben olacağız maviliklerde... biz olacağız gökyüzünde...

7 Mayıs 2009 Perşembe

"tüm bu gürültü de ne?" dedi kiraz ağacı yıldıza.
"gürültü değil canım. sadece yağmurun ve rüzgarın sesi. hissetmiyor musun dallarına düşen damlaları?"
"ama güneş var bugün.bu yağmur olamaz. mutlaka hissederdim. öylesine özledim ki onun toprakla buluştuğu ilk anlardaki kokusunu... " kiraz ağacı derin bir iç çekti.
"hem sen bu saatte neden geldin? uyuyor olman gerekmez miydi?"
"seni merak ettim benim güzel ağacım. dün akşamki konuşmamızda, gündüzleri yalnız kaldığından şikayetçiydin. yağmuru da gövdeni biraz serinletsin diye ben çağırdım. ama bakıyorum da hiç memnun olmuşa benzemiyorsun bizi gördüğüne." yıldız üzgün bir şekilde yanından geçmekte olan toz bulutunun içine karıştı.
"hayır, hayır. hiç memnun olmaz olur muyum? sadece şaşırdım biraz. yıldıııız! nerdesin? gittin mi?" kiraz ağacı yapraklarından birkaçını rüzgara bıraktı. sanki havalanıp yıldıza ulaşmalarını bekler gibi...
"of yaaa. yine kaldım burada bir başıma. köklerimden bir kutulabilsem... belki şu ilerdeki elma ağacının yanına gider biraz sohbet edebilirdim. ne vardı bu kadar uzağa gidecek... hımmm. belki sesimi duyurabilirim.
heyyy! elma ağacı! heyyy! beni duymuyor musun? offf olmuyor. biraz yaklaşabilsem ona. yıldız da niye gitti ki... ben aslında geldiği için çok sevinmiştim. ama bunu söyleme fırsatı bile bırakmadan gitti. hah buldum. belki şarkımı söylersem gelir tekrar.
L 's for the way you look at meee
O 's for the only one ı see
V 's very very extraordinary
E 's even more than any one that youuu ..."
"bu şarkıyı çok seviyorum. sanki bu şarkıyı duyunca güneş de mutlu oluyor. bulutlar bile dans etmeye başladı. bak! güneş onların arkasından göz kırpıyor. ne iyi ettin de söyledin benim güzel ağacım..."
"neden gittin? "
"kalacağımı söylememiştim ki. sadece seni merak ettiğim için uğramıştım yanına. "
"biraz daha kalamaz mısın? hem sen de gündüzleri dünyayı seyretme fırsatını pek bulamıyorsun. dinlesene bak kuşlar ne kadar da güzel cıvıldıyor. biraz daha kal lütfen?" kiraz ağacı dallarında en kırmızı meyvesini aramaya başlamıştı bile. yıldız onun bu telaşının tadını çıkarmak istiyordu.
" ne o bana meyvenden mi vereceksin yoksa?" diye sordu yıldız
"evet ama daha olgunlaşmamışlar. ahh" kiraz ağacı o sırada olmamış meyvelerinden birini toprağa düşürdü. ve ağlamaya başladı...düşen meyve tepeden aşağı yuvarlandı, elma ağacının altında durdu. yıldız kiraz ağacının neden ağladığına bir anlam veremedi.
"ne oldu benim güzel ağacım? neden ağlıyorsun şimdi?"
"görmüyor musun? meyvelerimden birini düşürdüm."
"anlamıyorum seni. az önce en kırmızı meyveni arıyordun koparmak için."
"iyi ya en kırmızısını arıyordum. düşen ise daha olmamış bir meyveydi."
"üzülme... istersen yağmuru tekrar çağırayım ha ne dersin? hem de bu sefer şakır şakır yağar. tam da senin sevdiğin gibi. güneş de kalır senin için. sonra da beraberce gökkuşağını bekleriz."
kiraz ağacı hala düşen meyvesine bakmaktaydı. sanki yıldızın söylediklerinin hiçbirini duymuyordu.
yıldız ordan oraya koşuşturuyor, yağmuru arıyordu.
" sonunda buldum seni." dedi yağmura.
"yıldız sen mi geldin? ben de tam okyanusa gidiyordum."
"şey... ben senden birşey isteyecektim."
"tabi. yapabileceğim birşeydir umarım."
"gitmeden önce tepedeki kiraz ağacına uğrasak... olmaz mı? bugün olmamış bir meyvesini düşürdü ve çok üzgün. ona iyi gelebilecek bir tek sen varsın."
"olur... sen git ben de hemen geliyorum."
"çok teşekkür ederim yağmur. gece örtünmen için yıldızlardan bir battaniye hediye edeceğim sana."
tepeye vardığında yağmur damlalarını akıtmaya başlamıştı. kiraz ağacı yapraklarını titretti ve yüzünü yağmura döndü. gözyaşları yağmur damlalarına karışarak birer birer toprağa düşüyordu.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

hani demişsin ya "en güzel başlangıç belki de çok düşünülmeden yapılandır", bense en sevdiğim bir başlangıçla başlamak istiyorum...
merhaba, olmayan cennetin meleği...
bugün de hava güneşli, arada yağmur çiseliyor. tam da senin sevdiği gibi... seni sevdiğim gibi...
şimdi sesini duydum uzaktan, ağlıyordun... gözlerim doldu, ağlayamadım... yapamam ki. ağlasaydım biliyorum sen susmazdın. belki de gülümseyemezdin bütün gün...
yaşananları tek tek renklere benzetmişsin ve yaşadığımız, tüm hayatımıza, tek bir renk vermişsin. ve bu rengi de sevmediğimizi, arada kalmışlığndan bahsetmişsin.
aslında hayatımızda, hayallerimizde, yapmak istediklerimizde ve yapacaklarımız içinde milyonlarca renk gizli sadece bunu biz kimseye anlatamadık, gösteremedik ya da...
arada kalmışlığımız da bundandır be aslı, ki varsın görmesin kimse sevdiğimiz o milyonlarca rengi, biz sonuna kadar yaşayalım yetmez mi... "yetmez" dediğini duyar gibiyim. anlat o zaman düşene kadar, kusana kadar anlat o zaman... kendini nasıl varettiğini göster onlara... ve ben yanındayım, ne olur korkma...
umut, belki de aldığımız un ve şekerin karışımından oluşan bir tattır. (üç beyazın tuzsuz ikilisi... tam da sevdiğin gibi) sadece yaratmak bizim elimizde... yavaş yavaş yeriz belki; gülüyorsun değil mi!
"çözümünü sorma bana " demişsin, çözümü budur belki de. belki de derken yanıtını gerçekten bilmediğimi vurgulamak isterim. varolanı değiştirmekse mümkün aslında. arkanı dönmek...
"ben bugün farklı bir dünyada yaşıyorum" dediğin gün, gözlerini gördüm; tedirgindi... olmasın... gel hergün biz kendi farklı dünyamızda yaşayalım. heykel yapıyormuşçasına ya da tablo, bir müzik, bir tiyatro oyunu...
"kendini kandırma der gibisin..." . evet ilk okuduğumda mektubunu, böyle düşünmüştüm. ama haklısın aslı, seni şimdi diğer günlerde olduğundan daha iyi görebiliyorum, yaşayabiliyorum...
bak yağmur hızlandı. (nerde kaldın...) ankara'yı temizliyor şimdi... tertemiz bir ankara'ya"merhaba" diyelim bu gün, biz bugün yeni uyandık diyelim, o bize gülerken biz de ona karşılık verelim. kısa sürerse de yeniden başlarız :)
hergün uyandığımızda, iki dakika gözlerimizi kapatalım ve hayal edelim... sesleri, sevdiğimiz renleri koyalım, yürüdüğümüz kaldırımları izelim. istersek sadece ayak seslerimiz duyulur, arkamızda yatan adamı büyük bir silgiyle silelim, hiç olmamış gibi ;)
önümüzde on tonluk bir kil yığını duruyor, hadi yapmaya başlayalım. korkma yıkılmayacak. şimdilik sadece eskizini çıkartıp maketini tamamlayacağız. güçlenince mermerden çalışmaya başlayacağız... evet biliyorum uzun bir süreç gerektiriyor. ürktmesin bu seni. çünkü bu süreç bir yaratma süreci ve içinde tüm duyguları barındıran. evet en fazla "acıyı" duyumsayacağız belki. bittiğinde ise karşısına geçip, yüreğimizin en güzel yeriyle gülümsemeye başlayacağız...
gitme aslım...

01.05.2009

teşekkür ederim...

30 Nisan 2009 Perşembe

uçak biletimi aldım bile, gidiyorum artık yalnızlığıma... uzun zamandır beklediğim yolculuğum kuş olmuş penceremde beni bekliyormuş meğer...
hoşçakal ankara...

25 Nisan 2009 Cumartesi

nasıl başalyacağıma karar veremedim. en güzel başlangıç belki de çok düşünülmeden yapılandır. bugün hava güneşli. ama insanın içini ısıtacak cinsten değil. yalnızca alışıldık bir aldatmaca bu da. diğerleri gibi... sana sözler vermedim. ne güzel ki tutmak zorunda olduğum yalanlarım da yok. ne diyebilir, ne yapabilirim ki hayatta. yalnızca sana gülümseyebilirim. umut veremem. "herşey güzel olacak, mutluluk yakındır." sana söyleyebileceğim en büyük yalanım olur. (belki biraz "pembe" yalandır bu.) ama biliyorum ki ikimiz de sevmedik bu rengi. arada kalmışlığındandır belki de sevmeyişimiz. konuyu dağıttım biraz. güne güzel başlayamasam da eğlenceli bir müzik açıp, kulaklıklarımı takıp, yalancı güneşimle dans ederek yürüdüm onca yolu. her adımımda farklı bir ben yarattım. farklı bir dünya kurdum. bir sürü renk koydum önüme ve birini seçtim. saçlarımı, gözlerimi, ellerimi boyadım. sonra bir melodi geldi kulağıma. benim şarkım falan demeyeceğim. hayatın ritmini duydum galiba. çok hoşuma gitmedi. bilirsin ben mutlu mesut ezgileri severim. o an anladım ki tutunamamızın sebebi buydu. aradığımız, beklediğimiz şey bu değildi bizim. alışamayışımız ve vazgeçişlerimiz bundandı işte. çözüm mü? çözümü sorma bana. bilmiyorum. ne renklerde gizli... ne de başka bir ezgide... çünkü varolanı değiştirmek mümkün değil. buna alışmak da... kaçmak olası gibi görünse de, kaçılacak yer de farklı değil. sadece anlık uzaklaşmalar yaşanılan dünyadan. gözlerin açıkken hayal kurmak yani. ben bugün farklı bir dünyada yaşıyorum. dünyanın sesine, mevcut rengine yer yok şuanda. ve gördüğüm, duyduğum şeyden çok memnunum. ne o ?.. kendini kandırma der gibisin. biraz da biz kandıralım kendimizi. başkalarının bunu yapmasına izin verdiğimiz yetmedi mi?.. hem bu sefer beni mutlu etti bu oyun. kısa mı sürecek diyorsun. sürsün. yeniden başlarım. "pes edeceksin" dediğini duyar gibiyim. etmeyeceğim. kendi sonuma dek. bana ne dersen de ikna edemeyeceksin. dedim ya kötü bir başlangıcı güzelleştirmeyi başardım bu sefer. sen de şimdi iki dakika kapat gözlerini ve hayal et... neyi mi?.. sesleri, sevdiğin renkleri koy ve yürüdüğün kaldırımları çizmeye başla. istersen yalnızca senin ayak seslerin duyulsun. hadi başla artık...

nasıl? daha iyi hissediyorsun değil mi? burnuna güzel bir koku gelmeye başladı.sanki biryerlerde seni bekleyen o yere yolculuk gibiydi. bunlar yaşadığımız dünyadan daha gerçek. sadece biz inancımızı kaybettik. bu kadar güzel hissettiren birşey yalan olamaz. ulaşıp ulaşamamaksa "SEN"e bağlı.
ben bu yolculuğa çıkmaya karar verdim. eşyalarımı toluyorum artık.öyle fazla birşey almaya da gerek yok. saklanılacak birkaç duvar yalnızca. yürürken ses çıkaracak papuçlar bir de. yaşadığımız yere uyum sağlamaya çalışmak kendimizi öldürmekten başka bir işe yaramadı. ve şimdi bizim sıramız. değiştirelim dünyamızı. inan bana yaşamaya çalışmaktan daha kolay. müzik ve bir kaç renk boya... yeterli güzelleşmeye, güzelleştirmeye...
müzik; artık onları duymamak,
renkler; görmek istemediğimiz şeyleri bir nevi yoketmek için...
hüzünlendiğimi mi düşündün?
hayır! hayır! hiç değil. yalnızca düşünüyordum. bundan sonra yalnızca güzel şeyleri. ya da saçmalamayayım. öyle olağanüstü bir varlık değilim; bunu başarabilecek. kötü şeyler aklıma elbette geliyor ama korkmuyorum. renlerim var artık benim!!!

22 Nisan 2009 Çarşamba

??????

düşümde "korkuyorum" diye bağırmasaydım tırmandığım dağ kanatlanmayacak mıydı? neleri değiştirdik hayatımızda? ufak ayrıntılar içinde neleri gizledik anlayamadığımız?
saniyede kaç kez ya da dakikada kaç vuruş yaptığını bilmediğim bir akış var. uğraşsam sayabilir ya da düzensizliğini giderebilir miyim? ayrıntıları farketmek takıntılara neden oluyorsa farketmeden nasıl yaşanıyor? aklımda bir çok soru... ve çoğuna göre anlamsız, cevaplanamaz... peki ben bunları bumadan kendi çözümlerime nasıl ulaşacağım. ulaşmak çıkaracak mı beni olduğum yerden? normal olmak çıkmak mı ya da... benim bildiğim gidişler mi yalnızca? kalamıyorum... kalmayı başarabildiğimde anlayacaklar mı beni?yaşayabilecek miyim kalabildiğimde... bir seçim yapmaksa hayat "pes" ediyorum. benim seçimlerim çoğunuza anlamsız, varolmayan... o zaman önce büyümeyi öğrenmeliyim. kahve içip geldikten sonra büyümüş sayılacak mıyım? yoksa süt içmeyi bırakmalı mıyım? ne çok anlamlı... ne çok anlamsız... anlaşılan birçok gereksiz soru...
değişiklik mi lazım yaşamaya? sevdiğim rengi değiştirsem mesela. ya da hiç sevmediğim bir renge boyasam duvarlarımı. alışabilir miyim? yanlış tercihlerin üstüne gitsem, varacağım nokta deniz kıyısı olur mu? denizi sevmekten vazgeçebilir miyim? gökyüzü göründüğünden daha başka görünebilir mi? ya gökkuşağı... gördüğüm renkleri değişebilir mi? içtiğim çayın tadını değştirebilir miyim? kaç farklı gülüşüm olabilir? duygularımı, duyularımı değiştirmek mümkün mü?
zaman makinem olsa nereye giderdim? insanın haytı ne çok keşkeyle dolu...
ayak seslerinin anımsattığı boş bir anfideki sınav kokan yankılar... söylenmiş birçok yalan... ve gücüm olmadan inanmış gibi oynayıp durduğum kocaman bir dünya. içinde küçücük kaldığım yanlışlar. kendimden uzaklaştığım her her saniye, ölüme ilerleyen yaşlanmış bir beden. bir gün gözlerimi açacağım, tanımadığım bir surat aynadan beni izlior olacak. gümüş rengi bir rüya peşimi bırakmaksızın izleyecek hergece. korku içinde uyandığım geceler. bölük pörçük uykular, uyanamayışlarım. hepsi birer yanılsama hayatın içinde. bir süreç geçecek olan. anlaşılmaz olan yaşanılan ömür de bir süreç. dakikalar, saatlerle sınırlandırılan zaman dilimi. nasl geçtiği ise sana bağlı...
ışık gölgeleri oluşturur. gölgesiz oyun olmaz biliyorsun. bundan kurtulmanın en kolay yolu ise karanlık... karanlıktan korkmamayı öğrendiğim gün çok mutlu oldum. sonra renkleri kullanmayı öğrendim. süsledim odamı, yatağımı, saçlarımı, gözlerimi... ama kaçışım... işte bu en büyük oyunumu yarattı.
bir resim çiziyorum ve bunu beğenmeme şansı yok!!!

5 Mart 2009 Perşembe

aşk'a...


madem ki bir aşkın var, ne güzel tadını çıkar...her şeye boşver ve aşkı yaşa... ille de büyük aşk olması gerekmez;yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki çıkarmasını bil... çok büyük umutlar bağlama,yarını hiç düşünmeden,günü gününe sev, sevginin tadını çıkar...
sevgide geleceği düşünürsen aşkı bombok edersin. sakın haaa ...sonsuz monsuz diye herifin başını yeme...her şeye boşver;öylesine sev ki, sevdiğin erkeği bile umursama,salt kendin için sev,bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle... yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın sevgiler kalır sonunda, aslolan aşktır yaşamda...dolu dolu, dolu dizgin,zilzurna,saniye saniye aşkı yaşayarak sev... iki yil, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme... ister sürer, ister sürmez....sen o anı yaşa yeter ki...
yitirdiğin zaman; yaşadıklarını kazanmış olacaksın... sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç düşünme;çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da...anılar kazanıyorsun daha ne...iç o zaman, sarhoş ol... yüce yüce şeyler düşünme severken, sevgiyi berbat edersin;çünkü sevginin kendisinden daha yüce bir şey olmaz...
aferin sana seviyorsan,seviliyorsan...sakın kuşkulara kapılma. severken yirmi yıl sonrasını değil,yirmi dakika sonrasini bile düşünme...an an yaşa, derin derin hem de...
afferin sana...çok sevindim. işe güce boşver...keyfince yaşa, sev...sevildikce sev,sevilmeyince de tastamam boşver ve o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl...o yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir ve sonunda .........kollarımızla sararız... o zaman da hiç üzülmeyeceksin.çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var;günün birinde anamız bile bizi bırakır gider,ama o yalnızlığımız,biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz... severken bunları düşünme,lütfen yarınsız sev ki, sevginin tadını çıkarasın.


hadi, sevgiyle öperim. yaşa sen...

aziz nesin/yarim kalmiş öyküler

27 Kasım 2008 Perşembe

yorgunum...

konuşmamaktan... sonra konuşamamaktan... bakışların anlamsızlığından...

kime kızayım? hangimiz yaptık yanlışı... ortada gerçekten bir yanlış var mı onu bile bilmiyorum. bildiğim tek şey var artık tükendiimiz. bu beni korkutuyor. böyle olmayacaktı ama... çok hayalimiz vardı. yapacağımız çok şey... paylaşacaktık olan herşeyimizi. şimdiyse sen benden habersiz. ben seni bilmez. koşuyoruz şuursuzca. sevgi neydi onu bile unuttuk. aklım benden ayrı çalışıyor artık. sanki ikiye bölündü ve benim çalıştırmama izin vermiyor.

o kadar çok özlüyorum ki seninle uykumuzdan geçip sohbet ettiğimz geceleri, gündüzleri... bir anda mı bitirdik konularımızı. düşünüyorum inan çok düşünüyorum. bitmez ki... hergün yenilemiyor muyuz kendimizi? sanırım ben senin oldum. sen beni aldın... ben sana inandım... hiçbirşeyi göremedim. senin asıl bakışını farklı yorumladım. şimdi nasıl suçlayabilirim ki seni. bense yanlızca seni çok sevdim.

sen gözlerini kapattın, ben gördüm... sen koş dedin, ben yokoldum...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Bir varmış, bir yokmuş... Siz deyin yüz yıl önce, ben deyim daha dün...
Geçmiş bazen hiç yaşanmamış kadar uzak, bazen de daha dünmüş gibi çok can yakar. belki hatalar... Belki de canımızın yanmışlığına uydurduğumuz kılıf olur ; pişmanlık. Zaman bizden bağımsız ilerlemiyor oysa ki. Sadece yaşanmışlıkların o ağız buran tadını unutturuyor. ve öyle bir an oluyor ki; bir voltaj düşmesiyle canlanıyor anılar zihninizde. O tat sanki az önce tadılmış gibi midenizi bulandırıyor. Bir yüz yıl geçiyor , gelip dünde yakalıyor ruhunuzu. Zayıflık mı... Özlem mi... Saplantı mı... Hiçbiri değil! Yalnızca yaşanmışlık işte. İsteyince hatırlatıp, isteyince silmiyor anıları. Ne kadarını taşıyabileceğin ise sana kalmış. ne kadar sahip çıkarsan seni sen yapan herşeye :))
Bugün gerçekten çok canım yandı. Sanki herşeyi sil baştan, yeniden yaşıyormuşcasına canlandı gözlerimin önünde. Herşeyi dışardan seyrediyor ama müdehale edemiyorum hiçbirşeye. Bu sefer gözlerimden akan yaşlar içimi daha fazla acıttı. belki de dışarıda bıraktığım içindir duygularımı. Çaresizliğimi gördüğüm içindir belki de dünde... Kendime olan sevgisizliğim, yaşadıklarımdan daha da ağır geldi öylece seyrederken beni. Ama nasıl bakabilirdim kafamı pencerenin dışına çıkarıp. Nasıl anlayabilirdim ki tüm bu aldatmacaları. Daha çocuktum... sadece sevgiyi öğrenmeye çalışıyordum. Nerden bilebilirdim bütün bu oyunları. Daha bir çocuktum ve tam yüz yıl gerisinde bıraktım saflığımı...
Daha çocuktum ve dünde bıraktım tüm acılarımı...

İzleyiciler